Twitter, sosyal medyanın bana göre son aşaması, bundan sonraki aşamaları ne olur bilinmez ama biz bugün, ondan en yüksek oranda yararlanmanın keyfini çıkarmalıyız. Twitter’ı ben “ortak akıl yaratma eşiği” olarak kabul ediyorum. İşte güzel bir örnek;
Twitter’ın bir uzantısı olan twitpick resimli mesajları yayınlamaya yarıyor, bunun gibi birkaç kanal daha var. Fotoğrafladığınız ve yaymak istediğiniz her türlü görüntü ve mesajı bu kanaldan grubunuza ulaştırabilirsiniz. Grubunuza demem yanlış olur çünkü sizi takip eden takipçilerden biri bile eğer bu twiti, kendi üzerinden gönderirse ve bu sayı ne kadar fazla olursa, yayılım katlanarak büyür. Bunun yayılma gücünü ve olasılığını hesaplamak güç. Yani twitter kullanılıcıların tümüne ulaşmasanız bile hedeflediğiniz kitlelerin çok üzerinde rakamlara ulaşacağınız hayal değildir. Böyle geniş bir sanal alemde karşılaşılan öyle hoş fikirler var ki, insanın bu alem içinde ortak akıla katılım hissi ve tutkusu oluşuyor. Okunan twitler ve yazılan twitler ardı arkası kesilmiyor. Sabah kalk günaydın, akşam yat iyi geceler twitlerinden bahsetmiyorum.
Anormaller normallere karşı Aramızda ABD'de herkesin çok ilginç hayatlar sürdüğüne inananlar var. Oysa yanılıyorlar, taşra her yerde aynı sıkıcılıkta. Ama insan kaderini değiştirme gücüne sahip. Sıradan bir kasabada bile farklı bir hayatı seçmek mümkün...
NAHİT ATEŞ - Star
Hikâye gayet basittir: Sıradan bir Ortabatı kasabası. Buraya yakışan sıradan bir hayat süren beş arkadaş... Tek ilginç yanları bir rock'n roll grubu kurmaya çalışmaları. Bundan olağan ne var demeyin. Beş ayda sadece beş kez prova yapmışlar. Basçıları Ember'in bas gitarı doğru düzgün tutamaması da işin cabası. (Ember sadece 9 yaşındadır). Gitaristleri Opal'in 80 yaşında olması, orta yaşlı klavyecileri Ray'in çat pat İngilizce konuşması, bateristleri Aurora'nın istese bir model olabilecek kadar çekici olmasına rağmen Satanist olmayı tercih etmesi, vokalist Luster'ın aklının binbir acayip düşünceyle dolu olması da bir engel teşkil etmez.
Büyük bir aileden gelen Luster'ın 16 kardeşi vardır. Abileri yalnızca kendi gettolarında değil, kasabanın üst kesim mahallerinde de piyasayı ele geçirmiş olan uyuşturucu satıcılarıdır. Luster'ın en büyük arzusu bu sefil hayattan kurtulup gelmiş geçmiş en büyük rock grubunu kurmaktır.
Grubun 9 yaşındaki üyesi Ember derin bir öfkeyle doludur; çevresindeki her şeyden nefret eder. O kadar ki insan zaman zaman onun huysuz bir ihtiyar olduğunu düşünebilir
Klavyeci Ray tüm ailesini Irak'tan uzaklaştırmıştır. Kendisi tam bir Amerikalı gibi giyindiğini iddia etse de tarzı çeşitli spekülasyonlara yol açan Ray Körfez Savaşı'nda yaraladığı bir adamın peşindedir. Başladığı işi bitirmek için değil; özür dilemek için.
“Kuruluş Son Durak”, aynı zamanda vizyona giren gerçekten iyi olduklarını tahmin ettiğim Türk Filmleri içinde neden bir adım öne çıktı diye düşünmeden edemedim, filmi izlemeden önce. Konusunun popülerliğinden mi, sağladığı etkin desteklerle mi böyle olmuştu? Ön yargılarımı kırmak için, çoktandır sinemaya gidemediğim halde peşpeşe 3 filme gittim.
David Brooks'a göre, bizler düşünen ya da çalışan hayvanlar değiliz, sosyal hayvanlarız. Birbirimize ve daha geniş ufuklu düşüncelere bağlanmak için yaşıyoruz.
Modern insanın en büyük krizlerinden biri yaşadığı toplumda kendini 'anlamlı bir varlık' olarak görememesidir. Bu varoluşsal krizin özellikleri elbette coğrafyadan coğrafyaya hatta aynı coğrafyadaki ülkelerin insanlarına, kültürlerine göre farklılık gösteriyor. Kapitalist kültürün geliştiği ülkelerde özellikle metropollerde yaşamın aynılaşması, tüketimin tekdüzeliği, üretimin ve üretim araçlarının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere kaydırılması, metropollerde finans kapital ve hizmet sektörüyle baskın bir ekonomi kurması, kişileri bireyleştirirken, bireyin 'sosyal hayvan' olma özelliğini elinden alıyor. Metropollerde varoluş krizinin rekabetçi karakter, başarılı bir iş hayatı ve muteber bir sosyal çevre edinilerek aşılacağı öğütleniyor. Başka bir deyişle 'insan düşünen bir hayvan' tanımı nakaratı yerini başka bir şeye bıraktı. İnsan yaşadığı toplumda tüketici aynı zamanda dünyayı düşünmeden yok eden hayvan oldu. Düşünme ihtiyacı kendini hırsa, ne olursa olsun yaşadığı toplumda belli bir statü edinme ve olabildiğince her şeye sahip olma içgüdüsüne terk etti. David Brooks, "Bizler düşünen ya da çalışan hayvanlar değiliz; bizler sosyal hayvanlarız" diyor. Kitabının adını da bu mantıktan yola çıkarak koymuş. 'Sosyal Hayvan' ana başlığı altında, 'Bir Başarı, Sevgi ve Mutluluk Öyküsü...' altbaşlığını kullanmış. Sosyal hayvan... Niçin, insan sosyal bir hayvan oluyor? Brooks, "İlişkilerimiz sayesinde var oluruz; birbirimize ve daha geniş ufuklu düşüncelere bağlanmak için yaşarız" diyor. Lawrence Durrell, 'İskenderiye Dörtlüsü'nün ilk kitabı 'Justine'de, "Yaşadığınız şehirde sevdikleriniz varsa orası dünyanız olur" diyor. Bu öngörü ya da tanımlama diyelim çok uzun bir süredir metropollerde geçerliliğini yitirmiş gibi. Bir şehirde sevdikleriniz varsa orada rekabet başlıyor artık, insan ilişkileri yük oluyor, yalnızlık kutsanmış bir yaşam biçimi, hırs, ihtiras ve başarılı olma arzusu ise o yalnızlığı besleyen temel olgulara dönüşüyor. Oysa bütün bunlar yaşadığımız hayatı anlamlı kılmaya yetmiyor. Yalnızlık bile tadında güzel! Boşluğa düşen birey kendini toparlamak için sonrasında yeniden toplumsallaşmaya çalışıyor. Tıpkı 'Dövüş Kulübü' romanında anlatıldığı gibi, toplumsallaşmak için abuk subuk toplantılara katılıp sarılacak insan arıyor metropol sakinleri ama çoğu kez şiddet ve bazen kendi bedenini ortadan kaldırma isteğine kadar giden bir çaresizlik yaşanıyor.
Filozof için alçakgönüllülük, yoksulluk, iffet ve kanaatkârlık erdemleri gereklidir, ama hayata katılan ve hayatın içine işleyen güçler olararak..
Deleuze felsefe tarihini 'işine geldiği gibi' okuyan bir filozof. Kendi felsefesini oluştururken hiç hazzetmediği filozofları da (Leibniz ya da Kant gibi) derinlemesine inceleyip, gerektiğinde fikirlerinden ödünç alma konusunda da önyargılı olmayan bir okuma Deleuze'ün yaptığı. Baruch Spinoza ise Deleuze'ün sevdiği ve kendi felsefesinin temel unsurlarından biri yaptığı filozoflardan. Deleuze'ü anlamak için Spinoza'yı bilmek gerekiyor. Spinoza'nın felsefe hayatına bir ihraç (İspanyol engizisyonundan kaçıp Hollanda'ya yerleşmiş Yahudi bir aileden gelen Spinoza 'dinsizlik'le suçlanarak cemaatinden kovulur) ve bir suikast girişimiyle (fanatik bir Yahudi bıçakla öldürme girişiminde bulunur ve rivayet odur ki kanlı paltosunu hep yanında taşır 'hoşgörüsüzlüğün' simgesi olarak) başlayan ender filozoflardan olduğunu söylüyor Deleuze. Prusya elektörünün, üniversitesinde ders vermesi önerisini geri çevirirken, fikirlerinden ödün vermesini gerektirecek uygulamalara sıcak bakmaması bir yana, "görüşlerini ve öğretilerini yayma şansı"na sahip olacağı için öğrencilerden değil para almak onlara para vermesi gerektiğini de belirtmesi ise (ömrü boyunca 'yoksul' bir filozof olmuştur Spinoza) herhalde felsefe tarihinde ender görülen bir durum değil, biriciktir.
Selahaddin hakkında her şey Reha Çamuroğlu 'Sultan Selahaddin El-Kürdi' adlı romanıyla 'tarih'e yine farklı bir açıdan bakıyor. Çamuroğlu'nun diğer romanları gibi bu roman da, 'resmi tarih'in ezberlettiklerini, dayattıklarını, kabul ettirdiklerini sorguluyor.
Edebiyatın kadim evladı şiirse, en gözde çocuğu, tabiri caizse 'prens'i de romandır denilebilir. Çıkışını, gelişim evrelerini, dönüşümünü, müdahalelerini tespit edebildiğimiz, çoğumuzun yaşayışına sızmış, bazılarımızın hayatının merkezinde yer almış ve 'yeni' birçok sanatın onsuz düşünülemeyeceği bir edebi tür artık roman. Romancının, bütün metni 'yaratarak' elinde tuttuğu güç, kuşkusuz tartışılamaz bir beceriyi ve mahareti de gereksiniyor. Kim Dostoyevski'den öncesiyle sonrasını bir tutabilir? Roman, biraz tanıklık etmek için de vardır. 'Saf' okuyucu ile 'düşünceli' okuyucunun arasına çektiği çizgi, her zaman belirsiz de değildir üstelik. Türkçe edebiyatta birçok örneğine, yetkin örneklerinin yanısıra bayağı örneklerine de rastladığımız 'tarihi roman'lar için sorulan -ve bazen yaygınca 'yanlış' sorulan- soru şudur: Roman, evvela bir 'kurgu' ürünü müdür, yoksa bir 'tarih'i eksiksiz yansıtmakla mı mükelleftir? Nobel ödülünün içeriği yahut muhtemel veriliş sebeplerini tartışmayacağım fakat Orhan Pamuk'un alma gerekçelerinden biri de 'İstanbul' değil miydi? İstanbul'u hiç görmemiş birinin Pamuk'tan okuduğu İstanbul'la, İstanbul'u doğalıberi tecrübe eden birinin İstanbul'u kıyas kabul eder mi? Dahası, Joyce metinlerinin geçtiği Dublin'i okuduğu gibi bulamayan bir turistin 'müşteki' olacağı bir merci var mıdır? Evet biliyoruz ki, roman evvela bir 'kurgu'dur ve 'tarih' de, yazarın kullandığı enstrümanlardan sadece biridir. Tıpkı Tanpınar gibi, tıpkı Pamuk gibi, İhsan Oktay Anar gibi, tıpkı Reha Çamuroğlu gibi.
6 yeni film vizyona giriyor Sinemaseverler, bu hafta dram, macera, komedi ve aşk sahnelerinin bulunduğu 3'ü yerli 6 yeni filmle buluşuyor.
AA - Şerif Gören'in yönettiği ve Ayça Bingöl, Hazal Kaya, Fırat Çelik ile Selin Şekerci'nin oynadığı ''Ay Büyürken Uyuyamam'' filmi, dram sahneleriyle izleyicilerin ilgisini çekecek. Necati Cumalı'nın ''Ay Büyürken Uyuyamam'' adlı kitabından uyarlanan filmin konusu şöyle: ''Uzaktan sakin ve huzur dolu, deniz kenarında bir Ege kasabası. Kasaba halkının yalnız bir anne ve 2 kızı üzerinde kurduğu mahalle baskısı. Hem güçlü hem de kurban bu üçlünün, çarkın dişlileri arasında kalmamak için verdikleri mücadele. Kasaba sakinlerinin rayından çıkmış ahlaki tutumları ve sosyal bir depreme doğru gidişleri. Kadın, erkek, cinsellik, din ve psikolojik çarpanları olan bir denkleme, ahlak ve ahlaksızlığa, namus ve namussuzluğa provakatif bir bakış açısı.''