|
Ağacı hiç görmemiş Müziği hiç duymamış olmanın Belki daha iyi olduğu Bu soysuz düşünce Bilincimize sürünerek sokulur Rollo May Yazar, yaratıcı cesareti kısaca “ yeni bir toplumun inşasında yeni biçimlerin, yeni sembollerin, yeni modellerin bulunması” olarak tanımlar.Yaşamın her alanı, her uğraş mutlaka yaratıcı cesaret gerektirmektedir ama “..yeni biçimleri ve sembolleri hemen dolaysızca ortaya çıkaranlar sanatçılardır, oyun yazarları, müzisyenler, ressamlar, dansçılar, şairler ve dinsel alanın şairleri olan ermişler “ “Eğer ki semboller tarafımızdan anlaşılacaksa, onları algılarken onlarla özdeşleşmeliyiz. Beckett’ in oyunu Godot’yu Beklerken’ de zamanımızdaki iletişimin iflasına dair entelektüel tartışmalar bulamayız, iflas basitçe, orada, sahnede sunulmuştur. … Eıgene O’Neilli’ nin The Iceman Cometh’ ında, toplumumuzdaki çözülmenin açıktan tartışmasını bulamayız, bu, piyeste bir gerçeklik olarak gösterilmiştir. İnsan olmanın soyluluğu hakkında söylenen bir şey yoktur, bu, sahnede bir yokluk olarak sergilenir. Sanatçılar, .. Jung’ un “ kolektif bilinçdışı” dediğini ifade etmektedirler. “Jung’un tabiri en yerinde olanı olmayabilir, fakat biliyoruz ki her birimiz varlığımızın gizli boyutlarında kısmen kökensel ve kısmen de deneyimden kaynaklanan bazı temel biçimleri taşımaktayız. Sanatçının dışa vurdukları bunlardır. Bu nedenle sanatçılar- bundan böyle bu kavramla şairleri, müzisyenleri, oyun yazarlarını, plastik sanatçıları ve ermişleri kastedeceğim- MCLuhan’ın tabiriyle sabahın “çiyleri” dirler, bize kültürümüzün başına gelen “ uzak bir erken uyarı “verirler…Sanatçılar ,… kültürlerinin tinsel anlamını dışa vuruyorlar. Sorunumuz: Onların anlamını doğru okuyabiliyor muyuz? “14. yüzyılda filiz veren “ küçük rönesansın” Giotto’sunu ele alalım.Giotto, yaşamı ve doğayı görmenin yeni bir yolunu sergiler, iki boyutlu ortaçağ minyatürlerinin kontrastını: O, resimlere üç boyut verir ve artık insanların ve hayvanların ifadelerinde ve bizde uyandırdıklarında, ilgi, merhamet, ya da keder, coşku gibi belirli insan duygulanımlarını görürüz.Ortaçağ kiliselerinin daha önceki, iki-boyutlu mozaiklerinde, bunları görmek için bir insanın gerekmediğini hissederiz.- “mozaikler” kendi ilişkilerini tanrıyla kurmuşlardır.Oysa ki Giotto’ da resme bakmakta olan bir insan gerekir.Böylece, Rönesansta merkezileşecek olan yeni hümanizm ve doğayla yepyeni ilişki burada doğmuştur. Rönesansın kendisinden yüz yıl önce. “ Sanatın bu sembollerini kavramaya çalışırken, kendimizi alışıldık bilinçli düşüncemizi yoksullaştıran bir diyarda buluruz. Görevimiz mantığın erişebileceğinden çok ötededir.Bu kavrayış bizi paradokslarla dolu bir alana getirir.Shakspeare’in 64. sonesinin sonundaki dört mısrada anlatılan düşünceyi alalım: Böylece yıkımlar bana düşünmeyi öğretti Zamanın gelip aşkımı götüreceğini Bu düşünce ölüm gibi, değiştirilmez Yalnız ağlar, yitirmekten korktuğuna sahip olduğu için Eğer toplumumuzun mantığını kabul etmek üzere yetiştirildiyseniz, sorarsınız :”Niçin aşkına sahip olduğu için ağlasın? Niye aşkının keyfini çıkartmıyor.? “ Mantığımız bizi durmadan uymaya itiyor-deli bir dünyaya deli bir yaşama uymaya, daha da kötüsü, kendimizi burada Shakspeare’in ifade ettiği deneyimin engin derinliklerini anlamaktan engellemiş oluyoruz. …..
“Ağacı hiç görmemiş ya da müziği hiç duymamış olmanın belki daha iyi olduğu, bu soysuz düşünce bilincimize sürünerek sokulur” ****************** Ey yaşam, hoş geldin! Milyonuncu kez gidiyorum Karşılamaya deneyimin gerçekliğini Ve dövmeye ruhumun örsünde Soyumun yaratılmamış vicdanını ( James Joyce- Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi) Yazar, James Joyce dan bu alıntıyı yaptıktan sonra; “ Ne zengin ve engin bir ifade” der “Milyonuncu kez gidiyorum karşılamaya “ Bir başka deyişle her yaratıcı karşılaşma yeni olaydır; her an cesaretin bir başka kendini gösterişidir.” MİTLER VE YARATICI EDİM “ Tanrılarla cenk bilmecesinin içinden çıkmaya uğraşırken, insanın kültürel tarihine, insanların yaratıcı edimi nasıl anlamış olduklarını anlatan mitlere geri döndüm. Bu mit terimini bugünkü saptırılmış “asılsızlık” anlamında kullanmıyorum. Böylesine bir hataya ancak, deneysel olgu toplama iptilasıyla kendisinden geçip, insan tarihinin çok daha derin bilgeliğine kendisini kapatan bir toplum düşebilirdi .Mit’ i daha çok, soyun ahlaki bilgeliğinin dramatik bir gösterimi anlamında kullanmıyorum.Mit sadece entelekti değil, duyumların tümünü kullanır. Antik Yunan uygarlığında Prometheus miti vardır.Olimpos dağında yaşayan bir titan olan Prometheus, insanların ateşten yoksun olduğunu görmüştü.Yunanlılar onun ateşi tanrılardan çalıp insanlığa vermesiyle, uygarlığın başladığını kabul etmişlerdi…. Ama, önemli nokta, Zeus’un gazaba gelmesinde. Zeus Promethesus’un Kafkas dağında zincire vurularak cezalandırılmasını emretti, her sabah bir akbaba gelip gece olunca tekrar büyüyen ciğerini yiyordu. Mitteki bu unsur, yaratıcı sürecin canlı bir sembolü,tüm sanatçıların bir an, günün sonunda kendilerini bitmiş tükenmiş hissedip, imgelemlerini asla dışa vuramayacaklarından emin, onu unutmaya and içerek her şeye tümüyle başka bir konu üzerinde ertesi sabah yeniden başlamaya karar verdikleri olmuştur.Ama gece esnasında “ciğerleri tekrar büyür.” Enerji dolu dikilirler ve yenilenmiş umutlarıyla görevlerinin başına, ruhlarının örsü başında didinmeyi sürdürmeye dönerler. Yazar,Prometheus mitinin oyunbaz yunanlıların uydurdukları bir masal olmadığını, benzer mitlerin dinlerde de bulunduğunu belirtir. Musevi-Hıristiyan geleneğindeki Adem- Havva Miti’ne “ ahlaki bilincin ortaya çıkışının piyesidir” der. TANRILARLA DÖVÜŞME Bugünkü toplumların hep bir ideal Tanrısı vardır ama gerçek tanrıları farklıdır. Rollo may bugünkü toplumun gerçek tanrılarını ve sanatçıların onlara başkaldırısını şöyle anlatıyor. “En belirgin açıklama, yaratıcı sanatçı, şair ve ermişin toplumumuzun gerçek ( idealin tersi olarak gerçek) tanrılarıyla dövüşmek zorunda olmaları- uyumculuk tanrısıyla olduğu kadar, duygusuzluk, maddi başarı ve sömürücü gücün tanrılarıyla. Bunlar toplumumuzun insan yığınları tarafından tapınılan “putlar”ı. BAŞKALDIRI VE DİN BAĞLANTISI “ Çok kişi için başkaldırıyla dini birbirine bağlamak kabullenilmesi zor bir gerçektir. Bu gerçek, peşi sıra son bir paradoksu getiriyor Dinde en büyük değer kazananlar dalkavuklar ya da statükoya en sıkı sarılanlar değil başkaldıranlardır.Tarihte ermiş ile başkaldıran insanın ne kadar sık aynı kişi olduğunu bir hatırlayın.Sokrates başkaldıran insandı ve baldıran içmeye mahkum edildi.İsa başkaldıran insandı ve çarmıha gerildi.Jean d’Arc başkaldıran insandı ve kazıkta yakıldı Ermişler diye, kutsallığa getirdikleri yeni kavrayışlara dayanarak Tanrı’nın tükenmiş ve yetersiz biçimlenişine başkaldıranları kastediyoruz. Onları ölüme götüren öğretiler, toplumların ahlaksal ve tinsel düzeyini yükseltti “ Ve kitap bundan sonra can alıcı başlıklarla sürüp gidiyor, “Yaratıcılık Nedir”, Yaratıcı Süreç”, “ Yaratıcı Karşılaşma”, “ Karşılaşmanın Yoğunluğu” gibi. Ben bu bol alıntılı tanıtım yazısını burada kesiyorum. Konuya meraklı ve ilgili olup da, kitabı okumamış olanlara tavsiye ediyorum Değişik yazılarımda yine kitaptan söz edebileceğimi, özellikle yaratıcılık, sanat gibi konularda kısa alıntılar yapabileceğimi de belirteyim.
|