|
15 yaşındayız o sıra, Tekin ve ben. Genelev hakkında büyüklerden uzun kulak-hırsızlama hikayeler dinlemiştim ama pek bir fikrim yoktu. Tekin denemiş önce, yani daha birkaç ay evvel, okul sonrası, hoşlanmış durumdan, şimdi fırsat bu ya devam ettirmek istiyor.” Çok hoş ulan “ demişti bana. Balıkçıdan çıktık. Damağımızda çıtır -çıtır tekir tavanın ve bol yeşillikli salatanın lezzeti (soğan yemedik) ince bir zar halinde hala duruyor. İkindi güneşi alçalıyor, binaların gölgesinde yürüyoruz. Avlu gibi bir yere girdik, fiziki olarak tam nasıldı hatırlamıyorum, kapıdan girer girmez pis bir koku çöktü dünyamın üstüne. Kötü kokulu bir ortam benim cehennemimdir. Bacaklarını açmış oturan kadınlar gördüm, ortalıkta dolaşan kara bir kalabalık, kadınlar davetkar davranışlar ve sözlerle müşteri kapmaya çalışıyorlardı.” Ben çıkacağım “ dedim Tekin’e, kolumdan çekmiş beni sürükleyerek ikna etmeye çalışıyor. Bu arada gözlerim değişik kadınlara kaçak bir şekilde bakıyor, bana göre yaşlı ve çirkindiler, şişmanları vardı, çalı-çırpı gibi olanları, ama esas itibariyle pistiler, pis olmasalar bu pis koku nereden gelecekti. Birden Gül’ün ellerini, kollarını ve sadece diz altı gördüğüm bacaklarını hatırladım, ne kadar güzel ve temizdiler, hayalimde pembe gül rengiyle canlandılar ve sanki saçları yüzüme doğru savrulduğu zaman duyduğum o, gönlüme ve kanıma can veren kokuyu duyar gibi oldum.” Ben çıkacağım” dedim tekrar Tekin’ e, o sıra kadının biri içimde adeta nefret topu patlatan bir laf etti “Korkma yavrum gel, aynısı ananda da var” Sert bir şekilde çektim kolumu Tekin’in kolundan ve hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Tekin arkamdan koştu, kapıda konuştuk, “sana para vereyim sen yap işini, ben kesinlikle yapmayacağım, kusacağım geliyor” dedim. “ Olmaz” dedi Tekin, “anca beraber kanca beraber, ben de vazgeçtim” Sevindim. “ Elden gel “ dedim Tekin’e, el sıkıştık. Oradan, o kokudan bir an önce uzaklaşmak istiyordum, sanki koku pis tütsülü bir bulut gibi peşimi takip ediyordu. Sahildeki bulvara çıktık, palmiye ağaçları arasından güneşin battığı yöne doğru yürüdükçe koku giderek azalmış ve tükenmişti. Oh be, temiz bir şekilde, Silifke’ ye, Göksu’ya, Güll’e ve Lokantama dönecektim. Lokantacının kızının hınzır ama ışıklı ve gamzeli bir gülüşü vardı. Yalnız bu durumda orada en fazla 15 gün çalışabilecektim. Ondan sonra okul kayıt işlemleri başlıyordu. Daha dosyada yazılı prosedürü okumamıştım. Birden içime durumun olumsuz yanı düştü. Yatılı olduğum için artık çalışamayacaktım, olsun, nasıl olsa yatağımı, yemeğimi, elbisemi, ders kitaplarımı okul veriyormuş. Eh, 15 tatilde ve yazları da çalışır harçlığımı kazanırım. Birkaç gün sonra sevinçli bir haber aldım, sınıfta en çok arkadaşlık ettiğim çocuklardan biri olan ve o zamanın tabiriyle “çalışkanlıkta”, yani ders başarısında başa baş gittiğimiz İhsan da sınavı kazanmıştı, Silifke Ortaokulu’ndan 3 kişiydik kazanan, biri de Necati diye başka sınıftan bir çocukmuş. Bu imtihana girebilmek için, hem fakir olmak, bunu muhtarlık beyanı ile doğrulamak hem de 3 yılın not ortalamasının 8 den aşağı olmaması gerekiyordu. İhsan’a “ Bilim Adamı” lakabını Lise birin sonlarına doğru, onun ağzından alarak ben taktım ve özellikle paralı-parasız yatılıların kaldığı pansiyonda adı unutuldu,” bilim adamı geldi, bilim adamı gitti” şeklinde anılır oldu, daha sonra bu, sınıfına da nüfuz etmiş ve yayılmıştı, bu kez ayrı sınıflardaydık. “Bilim Adamı” hikayesi şöyle başladı: Ben 68 kuşağının estirdiği rüzgarla ideolojik hareketlere bulaşmaya başlamıştım.( Bunları zamanı geldiğinde anlatacağım) Bir gün, girdiğim yola İhsan’ ı da davet ettim, okul dışına uzun bir yürüyüşe çıkardım onu- akşama yaklaşan ikindi vaktiydi- Kuruköprü’ ye kadar yürüyecek, orda ona, Toros Paça Salonu’nda humus ve çürük paça ısmarlayacaktım Daha önce bir arkadaşa bilmediğim, biraz lüks bir lokantada balık ısmarlamış ve gelen hesap cebimdeki paranın 3 katı kadar olunca, hem kimliğimi hem de ceketimi rehin bırakmak zorunda kalmıştım. O yüzden Toros Paça salonu iyiydi. İhsan söylediklerimi dinledi.”Ben dediklerini anladım, aklıma yattı, hoşuma da gitti, ama kusura bakma, ben böyle şeylerle ilgilenmeyeceğim, ben bilim adamı olacağım” dedi. İçimde biraz kızgınlık oluştu ama belirtmedim, belli etmedim, “sen bilirsin, söylediklerime inanman da yeterli” dedim ve Toros Paça Salonunun yolunu tuttuk.Tabii akşam pansiyonda ağzımı tutan yok, süsleyerek anlatıyor ve “Bilim Adamı İhsan” efsanesini yaratıyorum. Bu İhsan, çok yönlü yetenekli ve çok temiz bir çocuktu. İlçeye yaklaşık 30 km uzaklıktaki köyde yaşayan ailesini öyle özlerdi ki, hasretten ağladığına şahit olmuşumdur.( Bu durum Adana’ da daha derin bir hal alacak, sık- sık dudakları uçuklayacak ama zaman içinde uzaklığa ve hasrete alışacaktı) Oysa en fazla 15 günde bir görüşürlerdi.( Ben nedense aile özlemi çekmezdim. Belki de, kalbimi sürekli aşk doldurduğu için.) Hele bir ağabeysi vardı, ben hiç görmedim, onu öyle severdi ki, anlatamam, hatta öz, hatta üvey ağabeyi bile değildi belki, ailesinin çocukluktan itibaren himaye ettiği bir çocuktu. İhsan’ın ailesi içinde çobanlık yapardı. İhsan'ın anlattığına göre çok güzel kaval çalar ve çok güzel türkü söylerdi. İhsan hem gerçekten bilim adamı olacak kadar fenci-matematikçi, hem güzel yazı yazar ve resim de yapardı. Mesela, ağabeyi ile ilgili resimli bir roman yazmıştı, bir defter dolusu. Ben sınıfta edebiyatçı olarak bilinir ve bazı arkadaşların aşk mektuplarını yazardım, onlar adına. Bir gün bir arkadaşın aşk mektubunda kurduğum bir cümle çok sükse yapmıştı “ Hep seni düşünüyorum, seni göremiyorum, bir zamanlar gönül bahçendeki bir ağaçtan kopardığım üç yapraktan biri hala canlı, hüzünlü ve mutsuz gönlümü onunla avutmaya çalışıyorum” Daha ziyade sembolik ifadeler kullanırdım, İhsan'ın cümleleri hiçbir dilbilgisi hatası içermez, yalın ve düzgün cümlelerdi, o sembol meselesini resimle hallediyordu. İhsan bilim adamı olamadı. Tanıdığım- hayatta kendini harcamış nadir yeteneklerden biridir. Asker olacak yaratılış da değildi. Üniversite sınavında aldığı puanla, Türkiye’de giremeyeceği üniversite yoktu, Kara harp Okulu sınavlarını da kazanmıştı, maddi anlamda üniversite okumanın zorluğu, yani fakirlik nedeniyle ailesinin baskılarına dayanamadı ve Kara Harp Okuluna gitti. İlerleyen yıllarda Binbaşı iken İstanbul’ da bir süre görüştük. Gülden adında çok sevimli bir kızı vardı. Kurmaylık sınavlarına hazırlanıyordu galiba, karısı bildiğim kadarıyla öyle kurmaylıktan yana filan değildi, onu bir an önce emekliliğe ve ticarete yönlendirmeye çalışıyordu, hatta benden habersiz ve ben kanalıyla tanıdıkları biriyle ticaret yapmışlar ve para kaybederek noktalamışlardı Sonra kurmaylığı kazanamadığını ve emekliye ayrıldığını duydum. Büyük bir yetenek, yetenekleri doğrultusunda hiçbir şey yapamadan, yapmaya cesaret edemeden normal bir hayat adamı olarak yaşlanıyordu. Çok geçmeden, beni sevinçten uçuran, ikinci haberi de almaz mıyım? Gül’ ün babasıyla karşılaştık, Atatürk Anıtı’nın orada, onun ağzından öğrendim: Gül de Adana’ da okuyacaktı.”( Tabii erkek lisesinde değil ) “Biz de ailece Adana’ya taşınıyoruz, istersen bizim evde kalabilirsin evladım” dedi. Uzun boylu, kumral saçları beyazlaşmış, mavi gözlü, çok yakışıklı ve babacan bir adamdı. Ses tonunun içindeki sıcaklık beni hep etkilemiştir. Mutluluktan gözlerim yaşardı, teşekkür ettim, “ama ben parasız yatılıyım, okulda kalacağım” dedim. “ O zaman hafta sonları gelirsin" dedi. Şimdiki Özcan Seyhan Bulvarı olan caddeden Zeytinli Camii ye doğru bir savruluşum vardı ki, sanki dünyanın bütün renklerini, tatlarını kendinde toplamış ama hafif bir yapraktım. Hem sevdiğim bir arkadaşım hem de gönlümün güzeli Adana’ da olacaklardı. Çok şanslı olduğumu da düşündüm. Falcının dediğini hatırladım “ Merak etme, üzülme, onun alın yazısında seni, senin alın yazında onu gördüm.” Gerçekten öyleydi galiba, bu kadar tesadüfü başka nasıl açıklayabilirdim kendime.
|