|
Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri’nin tümünün “ Anadolu İhtilali” diye isimlendirilmesini tercih ettiğimi daha önceki bir yazımda belirtmiştim. Anadolu İhtilali’nin, daha önceki ihtilaller( Fransız İhtilali ve Sovyet İhtilali –Ekim Devrimi-) kadar büyük ve etkili bir ihtilal olduğu tartışmasızdır. Büyük Fransız İhtilali (İhtilal-i Kebir) dünyada, insan hakları, hürriyet ve eşitlik, demokratik ve laik anayasal devlet kavramlarının ortaya çıkmasına ve yayılmasına başlangıç teşkil etmiştir.29 Mayıs 1453 de Fatih'in İstanbul' u fethi ile başlayan " yakın çağ"ın sonu " yen çağ" ın başlangıcı kabul edilmiştir. Zamanın monarşik Avrupa Devletlerinin Fransa’ ya karşı savaş açmaları, Fransa'da milliyetçilik kavramını öne çıkarmış ve giderek diğer ülkelere yayılmış, bunun sonucu olarak da çok uluslu devletler (imparatorluklar) çökmeye başlamıştır. Bundan Avusturya- Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu en çok etkilenmişlerdir. İttihatçılar Osmanlı İmparatorluğu’na tabi Müslüman ve Türk olmayan uluslara hürriyet ve eşitlik vererek, istibdadı yok ederek imparatorluğun sürdürülebileceğine inanırlardı. Oysa, Mustafa Kemal, hem çığ gibi gelişen milliyetçilik akımlarını hem de Emperyalist güçlerin bu akımları kışkırtarak ve kullanarak sömürgeler, mandalar elde etmek istediklerini ve bunun önüne geçilerek imparatorluğun devam ettirilemeyeceğini görmüş ve bir Osmanlı Paşası olarak Anadolu İhtilali’nin fikri hazırlığını çoktan yapmıştı. Atatürk’ün padişah Vahdettin tarafından üçüncü ordu müfettişi olarak Anadolu’ ya gönderildiği, Samsun’ da bir Osmanlı Paşası olarak İngilizler tarafından karşılandığı doğrudur ama O, ondan sonra rütbelerini çıkarmış ve Sivil bir ihtilal lideri olarak, fikri hazırlığını yaptığı faaliyetlerine fiilen başlamıştır. O sırada, Sovyet İhtilali iki yıl önceden gerçekleşmiş (17 Ekim 1917 ) ve çevre ülkelere devrimi yaymak mücadelesi içindeydi ve Anadolu ihtilalini de etkilemek peşindeydi. Atatürk, devrim liderliği ile ölçülü ilişkilere girmiş, anti- emperyalist ortak karakter nedeniyle etkileşimler olmuş, ama Atatürk Sovyetlerden yardım almış olmasına rağmen, Anadolu Ulusu’nun çok farklı tarihi geçmişi ve kültürel yapısı itibariyle Sovyetlerdeki gibi bir sistemle idare edilemeyeceğini görmüş ve bunu Ekim Devrimi Liderliğine iletmişti. Ekim Devrimi, “demokratik/ sınıfsız toplum “ gibi bir yüksek ideale dayanarak ve o idealden ateş ve güç alarak, farklı görüşteki grupların desteğini de bu yüksek ideal nedeniyle sağlayarak gerçekleşmişti.Ama uygulama, zaman içinde bambaşka yerlere gitti. Gerorge Orwell’ in bir diyalogla tasvir ettiği hale geldi “ Bütün hayvanlar eşittir, ama domuzlar daha çok eşittir” Eserde, “ domuzlar” “yönetici sınıfı” temsil etmektedir. Bu yüzden, dayandığı yüksek idealler hala bir özlem olarak yaşasa da, rejim bir yüzyıl bile yaşayamamış, çökmüştür. Anadolu İhtilali, hem ülkeyi kendi aralarında paylaşmak isteyen emperyalist güçlere (dış düşmanlara ) karşı mücadeleyi, hem de devletin ve toplumun yeniden yapılandırılması kapsamında cumhuriyet, demokrasi ve değişim karşıtı iç iktidar - güç odaklarına ve onların işbirlikçilerine karşı mücadeleyi birlikte oluşturan, askeri, siyasi, kültürel ve sosyal bir ihtilaldir. Ülkemizde kalıcılığı bir yana, zamanında emperyalizme karşı mücadele veren ulus ve halklara örnek olduğu gibi, hala demokratik bir yaşama geçememiş bölge devlet ve toplumlarının da önünde bir örnek-tip( rol modeli ) olmaya devam etmekte ve edecektir. Gerçekleştiği ve yaşadığı topraklarda, kültürel ve felsefi bir temeli olmayan, halkın mutluluğunu ve katılımını sağlayamayan rejimler, ne kadar güçlü iktidara gelseler de tarih sahnesinde uzun süre kalamazlar.Anadolu İhtilali, Anadolu halkının benzersiz katılımıyla gerçekleşmiş ve öylece yaşamaya, gelişmeye, büyümeye devam etmektedir. Ben “ 19 MAYIS” ı Nazım Hikmet’ in Kuvay-i Milliye Destanı’ nın “ İkinci Bab”ı ile selamlamak istiyorum. Bayramımız kutlu olsun. KUVAYİ MİLLİYE DESTANI (ikinci bap ) yıl yine 1919 ve istanbul'un hâli ve erzurum ve sivas kongreleri ve kambur kerim'in hikâyesi biz ki istanbul şehriyiz, seferberliği görmüşüz : kafkas, galiçya, çanakkale, filistin, vagon ticareti, tifüs ve ispanyol nezlesi bir de ittihatçılar, bir de uzun konçlu alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker erimiş altın pahasında gazyağı ve namuslu, çalışkan, fakir istanbullular sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında. yedikleri mısır koçanıydı ve arpa ve süpürge tohumu ve çöp gibi kaldı çocukların boynu. ve lâkin tarabya'da, pötişan'da ve ada'da kulüp'te aktı ren şarapları su gibi ve şekerin sahibi kapladı miloviç'in yorganına 1000 liralıkları. miloviç de beyaz at gibi bir karı. bir de sakalı halife'nin, bir de vilhelm'in bıyıkları. biz ki istanbul şehriyiz, güzelizdir, dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir. öfkeli, büyük bir şair : «ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir» demiş bize ve bir başkası, yekpare acem mülkünü fedâ etti bir sengimize. biz ki istanbul şehriyiz, işte, arzederiz halimizi türk halkının yüce katına. mevsim yazdır, 919'dur. ve teşrinlerinde geçen yılın dört düvele teslim ettiler bizi, gözü kanlı dört düvele anadan doğma çırılçıplak. ve kurumuştu ve kan içindeydi memelerimiz. biz ki istanbul şehriyiz, fransız, ingiliz, italyan, amerikan bir de yunan, bir de zavallı afrika zencileri yer bitirir bizi bir yandan, bir yandan da kendi köpek döllerimiz : vahdettin sultan, ve damadı ferit ve ingiliz muhipleri ve mandacılar. biz ki istanbul şehriyiz, yüce türk halkı, malûmun olsun çektiğimiz acılar... 919 temmuzunun 23'üncü günü pek mütevazı bir mektep salonunda in'ikad etti erzurum kongresi. erzurum'un kışı zorludur balam, tandırında tezek yakar erzurum, buz tutar yiğitlerinin bıyığı ve geceleyin karlı ovada kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı. erzurum'da kavaklar, balam, erzurum'da kavaklar tane tane, kavaklarda tane tane yapraklar. ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez erzurum'da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar. erzurum'un düzdür, topraktır damı. erzurum güzelleri giyer, balam, incecik ak yünden ehramı. yürek boynun büker, balam, erzurumlu türkülere. halim selimdir erzurum'un adamı ve lâkin dönmesin gözü bir kere!... erzurum'da on dört gün sürdü kongre : orda, mazlum milletlerden bahsedildi bütün mazlum milletlerden ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların. orda, bir şûrayı millî'den bahsedildi, iradei milliyeye müstenit bir şûrayı millî'den. buna rağmen, «âsi gelmiyelim» diyenler vardı, «makamı hilâfet ve saltanata.» hattâ casuslar vardı içerde. buna rağmen, «bütün aksâmı vatan bir küldür» denildi. «kabul olunmaz,» denildi, «manda ve himaye...» buna rağmen, istanbul'da birçok hanımlar, beyler, paşalar, türk halkından kesmişlerdi umudu. yağdırıldı telgraflar erzurum'a : «amerikan mandası altına girelim,» diye. «istiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma bugün bu, diyorlardı, mümkün değil, birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde, şu halde, diyorlardı, şu halde, memâliki osmaniye'nin cümlesine şâmil amerikan mandaterliğini talep etmeği memleketimiz için en nâfi bir şekli hal kabul ediyoruz.» fakat bu şekli halli kabul etmedi erzurumlu. erzurum'un kışı zorludur balam, buz tutar yiğitlerin bıyığı. erzurum'da kaskatı, dimdik ölür adam, kabullenmez yılgınlığı... istanbul'da hanımlar, beyler, paşalar, tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler, çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri ve biçare telgraf telleri devretmek için amerika'ya anadolu'yu şöyle diyorlardı erzurum'dakilere : «bizi bir başımıza bıraksalar, tarafgirlik, cehalet ve çok konuşmaktan başka müspet bir hayat kuramayız. işte bu yüzden amerika çok işimize geliyor. filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti amerika. ne olacak, biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz, sonra yeni dünya'nın sayesinde istiklâli kafasında ve cebinde taşıyan bir türkiye vücuda geliverir. amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına nasıl bir idare kurduğunu avrupa'ya göstermek ister. hem artık işi uzatmağa gelmez. çok tehlikeli anlar yaşıyoruz. sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir : türkiye'yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.» 4 eylül 919'da toplandı sıvas kongresi, ve 8 eylülde kongrede bu sefer yine ortaya çıktı amerikan mandası. ak koyunla kara koyunun geçitte belli olduğu günlerdi o günler. ve istanbul'dan gelen bazı zevat, sapsarı yılgınlıklarıyla beraber ve ihanetleriyle birlikte bir de amerikan gazeteci getirmiştiler. ve erzurumlulardan ve sıvaslılardan ve türk milletinden çok işbu mister bravn'a güveniyorlardı. bu zevata : «istiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!» denildi. fakat ayak diredi efendiler : «mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,» dediler, «herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,» dediler, «hem zaten,» dediler, «birbirine mani şeyler değildir istiklâl ile manda. ve esasen,» dediler, «müstakil kalamayız böyle bir zamanda. memleket harap, toprak çorak, borcumuz 500 milyon, vâridat ise 15 milyon ancak. ve allah muhafaza buyursun izmir kalsa yunanistan'da ve harbetsek, düşmanımız vapurla asker getirir. biz erzurum'dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz? mandayı kabul etmeliyiz, hemen,» dediler. «onlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz. hem, istanbul'daki amerikan dostlarımız : mandamız korkunç değildir, diyorlar, cemiyeti akvam nizamnamesine dahildir, diyorlar.» ve böylece, bin dereden su getirdi istanbul'dan gelen zevat. sıvas, mandayı kabul etmedi fakat, «hey gidi deli gönlüm,» dedi, «akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm, ya istiklal, ya ölüm!» dedi. kambur kerim de böyle dedi aynen. adapazarlıydı kambur kerim. seferberlikte ölen babası marangozdu. seferberlik denince aklına kerim'in : çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü, fahri bey çiftliğinde patates toplayıp kaz gütmek, mektep kitapları ve bir de saçları altın gibi sarı fakat alnı çizgiler içinde anası gelir. 335'te kerim eskişehir'e gitti, mektebe, teyzelerine ve dayısına. dayısı şimendiferde makinistti. düşman elindeydi eskişehir. kerim on dört yaşındaydı, kamburu yoktu. dümdüzdü fidan gibi ve dünyaya meraklı bir çocuktu. dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi kerim'e ekmek vermediğinden teyzeleri (çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın) hintli askerlerle dost oldu kerim. bunlar (şaşılacak şey) türkçe bilmeyen ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak, avuçlarının üstü esmer, içi ak ve tel örgülerin üzerinden kerim'e bisküviti kutularla atan amcalardı. kocaman bir ambarları vardı, kerim içinde oynardı. ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm, (şaşılacak şey, katırların yemesi için) ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar. bir gün dedi ki makinist dayısı kerim'e : «ambardan silâh çalıp bana getir, gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.» ve ambardan silâh çaldı kerim : bir bir tane daha beş on. aldattı hindistanlı dostlarını zeybekleri daha çok sevdiğinden. zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti, kerim geçirdi onları istasyona kadar. ertesi gün lefke köprüsünü atıp zeybekler gelince eskişehir'e dayısı kerim'i elinden tutup verdi onlara. ve işte o günden sonra bugüne kadar kahraman bir türküdür ömrü kerim'in. eskişehir'den alıp onu «kocaeli grubu» paşasına götürdüler. çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu. çabucak öğrendi kerim ata binmeyi, sığırtmaç olmayı -zaten bilgisi vardı bunda- kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi, gizlenmeyi ormanda. ve bütün bu marifetleriyle kerim kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak ve «geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak düşman içinden geçip getirdi haber götürdü haber. onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler, bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o. ve bir fidan gibi düz bir fidan gibi cesur bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun sevinçle oynadığı bu müthiş oyun sürdü 1337'ye kadar... kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir : yüksek kalın. gökyüzü gözükmez. durgun bir geceydi. hafif yağmur yağmıştı biraz önce. fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri kerim'in. solda ilerde tepenin eteğinde ateş yanıyordu : «tekneciler» diye anılan gâvur çetelerinin olmalı. dallardan damlalar düşüyordu kerim'in yüzüne. beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor. ipsiz recep'in yanından dönüyordu kerim. kâatlar götürmüş kâatlar getiriyor. birdenbire durdu beygir, heykel gibi, -tekneciler'in ateşini görmüş olacak- sonra birdenbire dörtnala kalktı. şaşırdı kerim. dizginleri bıraktı. sarıldı beygirin boynuna. deli gibi gidiyordu hayvan. çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar. meşeleri ve gürgenleriyle orman karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan. kim bilir kaç saat böyle gidildi. orman bitti birdenbire. -ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı- ve kerim aynı hızla geldiği zaman armaşa'nın altında başdeğirmenler'e beygir ansızın kapaklandı yere, tekerlendi kerim. doğruldu. ve aklına ilk gelen şey saatına bakmak oldu. kırılmıştı camı. bindi beygire tekrar. hayvan topallıyordu biraz. uslu uslu yola koyuldular. sol kulağı kanıyordu kerim'in, kirezce'ye geldiler (sapanca'yla arifiye arası), kerim durdu, biraz zor nefes alıyordu. geyve'ye girdi ertesi akşam. beli o kadar ağrıyordu ki inemedi beygirden indirdiler. kerim'i bir yaylıya bindirdiler. adapazarı. sonra belki on gün, belki on beş, kağnılar, mekkâre arabaları, sonra, gitgide daralan nefesi, yahşıhan, konya, sile nahiyesi (burda malûl gaziler için takma kol ve bacak yapılıyordu), ve nihayet hatçehan köyünden çıkıkçı şerif usta. hâlâ rüyalarında görür kerim incecik bir yoldan eşekle gelip üzerine doğru eğilen bu çiçekbozuğu insan yüzünü. usta, ovdu kerim'i bayıltıncaya kadar. sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini. yirmi gün geçti aradan. ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden kerim'i kambur çıkardılar.
|