Anasayfa Editörden Yazılar Nihat Nikerel -Şiir -Nostalji
Reklam

Kullanıcı Girişi



Kimler Sitede

Şu anda 322 konuk çevrimiçi

Mustafa Çimen Kitapları

İşaretler Sineması Şiir İnsan İnsan Şiir İblis'in İyi Aklı Aşık Olmasam Çoktan Ölmüştüm
Kitap içeriği için kapağı tıklayınız..
Nihat Nikerel -Şiir -Nostalji PDF Yazdır e-Posta
Mustafa Çimen tarafından yazıldı.   
Cuma, 02 Ekim 2009 13:32

Yldızposta’da Acı ve Hüzün 

 

Yıldız Posta’nın Mecidiyeköy ucundaki Osman Demiray’ın,  kendi konseptinde güzide mekanı, Sevgili Nihat’ın ve dostlarının “getto”su, cenaze ardından tarifi imkansız bir hüzün yaşıyordu; mezarlıktan sonra, O’nun bazı hakikatli dostları orada toplanmışız.Herkes acıyla şahit oldukları cenazeye ve tüm kabüllenmelere rağmen, hala olayın olağanüstü usta yazılmış bir senaryo olduğuna, sıradışı bir filmde gibi Nihat’ın  "na’ber zalımlar, nasıl da yediniz ama” deyip aramıza dalıvereceğine inanıyor; gözlerinde kocaman ışıklar. Ben cenazeye kıl payı yetişmiş bir taşralı olarak camiye kadar sevgili dost İbrahim Erterman’ın sınırsız nezaketi ve güzel dostluğunun süslediği arabasıyla ulaştım, camiden Zincirlikuyu mezarlığına, oradan da Yıldız Posta’ya, Star Köfte Salonu’na, bugüne kadar ki ömrümün son on yılında tandığım en has insanlardan, soy adıyla mütenasip ruhlu Ezel Dervişoğlu’nun arabasıyla vasıl oldum.

 

Genç yaşta ölen (31yaşında) eşimin vefatında yaşadıklarım dışında, hiç bir ölümde içimde böyle derin ve sızılı bir boşluk yaşamadım.Attığım her adımda, gittiğim her yerde, yaşadığım her durumda, her gözlemin, her görüşün, her bakışın içinde Nihat Nikerel portresi belirdi durdu, "manen çok kuvvetli var olan"ın fiziken yokluğunun doğurduğu boşluktu bu. Osman’ın yazlık mekanının üstünü saran yaz sarmaşığının yeşil yaprakları arasına yoğunlukla serpilmiş, eflatuniye esen coşkulu morlar hüzün akıttı içime.Bahçe duvarlarına Huri Kiriş’in yaptığı resimler, yağmur darbeleriyle zaman içinde yok olmuş, en korunaklı depo bölümünde kalan duvardaki resimler yaz sarmaşığının renklerine uygun bir coşku, aynı anda hüzün yansıtıyordu; garip çağrışım renklerinin şerareleri uçuşuyordu gözlerimin bulutları üzerinde.Zeynep’in ( Nihat’ın kızı ) hiç gözlerimin önünden gitmeyen yüzündeki anlamlı hüzün, Kerem’in ( oğlu ) derin ve sarsıntılı gözyaşlarına dair fotoğraf kareleri bunlar arasındaydı.Yani, her şey içinde, her şey arasında. Ağlamak böylesi durumlarda çare değildir, yani yetersizdir.Yetersiz ağlamaktan sa ağlama, içindeki taşlar erisin hüzünde, gizlice, sessizce, içten içe dinamitlerle...

 

Müşterek paylaşmaların yoğunluğuna rağmen ben sık sık özele ve onun getirdiği dalgınlıklara uçup gidiyorum.Onun çok sevdiği ve sık seslendirdiği “ sır tadında yaşamak” felsefesini de önüme bir sınır olarak koymuşum.

 

2001 yılı Temmuzu’nun 20’li başlangıçlarından, ağustos ortalarına kadar süren turistik amaçlı bir Amerika seyahatim olmuştu, O’ da o sıralarda Newyork’da bir film çekimindeydi.Newyork sokaklarında, ben amatör kameramla onu çekmiştim, bir ara elimden kamerayı alıp, “ulan zalım şimdi ben seni çekeceğim, ama sokakta yürüyerek bir şiir okuyacaksın” dedi.Ben başladım yürümeye, o sıra 42.inci caddedeyiz, Amerika'dayız ya, Amerikalı zenci şair Dunbar’ın "maske"sini, kalabalığın içinde yürüyerek ingilizce okumak gayretine düşüyorum.Sık sık baş hareketlerime ve bakışlarıma, bakış yönlerime müdahale ediyor, hemencecik yönetmen oluverdi, ben de itirazı bastım “ Benden aktör çıkaramazsın zalım, ben olduğum gibi okuyup davranacağım”

“Hah söyle” dedi, “aslında ben de sana bunu anlatmaya çalışıyordum” Tabii o bilmiyordu, benim içimde hep öldürdüğüm bir aktörlük canavarının uluduğunu, O duymadı,başka kimse de duymayacak...Sonra biz Namık Kemal Kemer ile Waşhington, San Fransisko,Los Angeles turu yapıp, ilk destinayonumuz Newyork’a dönmüştük ve Nihat ile son bir gece geçirmiştik orada.Walt Strret’ten nehir kenarına varmıştık, Seaport Cafe diye bir yerdi.Allahım ne bu izdiham, cafede oturan, sahilde kol kola dolaşan genç sevgililer etrafımıza bir bir akın ediyorlardı, ilgi odağı Nihat Nikerel, ya da Cehennem Cevdet idi.Ama hoşuma giden şu olmuştu “ biz sizi aktör olarak sevdiğimiz gibi, şair olarak da seviyoruz”demişlerdi.Herkes ile teker teker ilgiliniyor, hayatları hakkında duygularını alıyordu.Geç vakit olmuş, kalabalık dağılmış, biz oradaydık, “ haydi Musatafa, tam sırası” dedi, “şu Amerika’da, şu  Niwyork’ da bir Fuzuli patlat bakalım, Amerika duysun,  çok yakışır” Başladım “ Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı/ Felekler yandı ahımdan muradım şemi yanmaz mı / Kamu bimarına canan devayı dert eder ihsan / Niçin kılmaz bana derman beni bimar sanmaz mı? “....

 

Ardından elbet başka şiirler geldi ve tabii “cehennemin mor yüreği”, O da dedi ki sonunda “ beni böyle koyup koyup gitme no’lursun” Bildiğiniz üzere şair olduğu gibi, iyi bir şiir yorumcusudur aynı zamanda; türkü söyler, saz çalar, on parmağında on marifet demeyeyim, on duygu, zengin bir insan...

 

Şirin ve Zeki Yeğenim Mukaddes’e Teşekkürler:

 

Dayısı olurum kendisinin.İncedir, akıllıdır, duyarlıdır, daha  22 yaşında, gözleri ince, bal rengi yaprak gibi parlıyor, eğitim, işde eğitim, iş için olduğu kadar bilgi için eğitim, öğrenmek ve öğretmek için eğitim, yani o özgün bir şey peşinde, inançlı, güvenli, 18 Ekim’de de nişanlanıyor, yaşam amacının ışıklı yolunda, nişan, düğün, emek ve ürün beklentilerine  uygun bir tanışma ve buluşma ile; Allah nazarlardan saklasın; beni can-ı gönülden misafir etti, bir bakıma nostaljik yoğunluğuma kocaman bir pencere ve bakış açtı.Ertesi sabah Bağlarbaş’ından Üsküdar’a ineceğim ya, Sultantepe’den yürümeden olmazdı..Ben de 22-23 yaşlarımda, Sultantepe’nin bağlar başı sınırında, İcadiye’ de, semtin  Kuzguncuk vadisine ve Boğaz köprüsüne bakan sırtında oturmuştum, yokuş başında sanki aşağıya kayacakmış gibi duran dört katlı bir apartmanın son katıydı.Hani şu Asu Maralman taklidi şarkılar söyleyen, sesi her gece çicekler gibi püsküren, çiçeği burnunda, üzerinde hala mezuniyet kokusu, bir ermeni kızın gözlerine gizli şiirler  yazdığım yer. Önce apartmanı buldum, kapısının karşı kaldırımında durdum, uzun uzun baktım, özellikle son katın pencerelerine, kapalıydı, kimse yoktu, ben yoktum galiba ve ev arkadaşlarım da yoktular orada.Necati zaten kesin yoktu, Onu altı sene kadar önce Eyüp mezarlığında karlı ve beyaz bir yolculuğa uğurlamıştık..Yürüdüm.Acaba tepenin en ucundaki, o muhteşem ve zengin korunun başındaki, korunun içinden yol bulabilip süzülsen Kuzguncuk İskelesi’ ne uçacağın, benim İstanbuldaki romantik veya kitaplı takılışlarımın ilk mekanlarından olan çay bahçesi yerinde duruyor muydu?

 

 Aziz İstanbul :“Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” 

 

Böyle demiş Aziz İstanbul’unda Yahya Kemal Beyatlı.Türk dilinin, tarihinin ve İstanbul’un muhteşem şairi.  Nazım Hikmet’in tanımıyla da “ Nedense Osmanlı'ların usta şairi Yahya Kemal gelir aklıma/ Bir camekanda şişman ve muzdarip görürüm O’nu / Ve nedense derhal hatırlarım/ Yunan dağlarında ölen topal Byron’u ( Eskiye özleme gönderme yapıyor)

 

Çay bahçesi “ Dilruba Restaurant ve Cafe “ adıyla yerinde duruyordu, en ucunda oturdum, bir çay içtim, bir kelebek gibi üstünden ve arasından Kuzguncuk İskelesi’ne uçmak istediğim korunun top çamlar içindeki, önündeki ve ardındaki daha bodur bitkilerden pembe, eflatun moru ve beyaz çiçeklerden tarifi zor bir renk rüzgarı esiyordu gözlerime ve gönlüme.Padişah İkinci Mahmut ve Adülmecid dönemlerinde Tophane müşiri olan damat Fethi  Paşa’nın, Koru’nun sahile vurduğu Paşa Limanı’nda köşkü var, Koru onun zamanında doğayla sohbetinde zenginleşmiş, Fethi Paşa Korusu olarak adlandırılmasının nedeni bu..Allahım, korunun içinden aşağı, sahile doğru yürürken, sevdiğim bitkilerin çoğu gözüme ve gönlüme dolmazlar mı? Başlardaki top çamları haydi geçelim, at kestaneleri, saplı meşe, akdut, yalancı akasya, dişbudak, sakız ağacı, erguvan ve gümüşi ıhlamur, kesme, fıstık çamları, sedirler..Sanki anıtsal nitelikteki ağaçlarıyla bir bitki müzesi, giderek öldürdüğümüz doğanın boğaza gülen yüzünde muhteşem bir gönül şöleniydi.Korunun içinden, Üsküdar belediyesinin "Fethi Paşa Korusu ve Sosyal Tesisleri" markasıyla çok güzel tanzim ettiği yürüş-koşu yollarından aşağıya savrulurken, zaman zaman Boğaz’ın mavi suları doluyordu gözlerime; yer yer de dallar, çiçekler arasından yükseliyormuş gibi Levent'in İş Kuleleri.Yarın İş Kulelerinde, "İş Yatırım"la bir iş görüşmesi yapacağım için mi dikkatimi çektiler acaba? Seyahatlerde, özellikle kısa olanlarında valiz taşımayı sevmediğim için üstümde cenaze için giydiğim takım elbise, ayağımda ona uygun, yürüyüşe elverişsiz ayakkabı, sportif giysileri içinde yürüyen, koşan, genç, orta yaşlı, yaşlı kadın ve erkelerin arasından aşağıya savrulyor olmaktan dolayı bir sıkıntı ve hicabım yoktu.Ve dalların arasından, baktığım, gördüğüm her yerden kocaman ve sıcak gülüşleriyle Nihat çıkıveriyordu hep.Sahile inrerken başlayan, yeşillikler ve çiçekler içindeki ahşap evler, beni öylesine yoğun etkilediler ki, o evlerle bırakın Yahya Kemal’in Osmanlı İsrtanbul’una özlem duymayı, ilk çağa bile giderdim Sahile inince, Paşa Limanı’ndaki eski Tekel Tesislerinin Güzel Sanatlar ve Devlet Opera ve Balesi Müdürlükleri'ne dönüştürülmüş olması hoşuma gitti.Bunları okuyan da benim İstanbul’dan asırlar önce ayrıldığımı sanacaklar, oysa hepi topu dört yıl oldu, ama arabalı, işe odaklı, düzenli ya da tam tersi sapıtkan yaşam sizi yaşadığınız çevrenin güzelliklerinden, orada yaşarken de uzaklaştırıyor; yaşamak "şeylerle" birebir birlikte olmak, nefesleşmek, koklaşmak,duyuşmak, konuşmak, dokunmak demektir, eğreti bir bakış ve selamla geçip gitmek değil....

 

İkinci sabah, İş Kulelerinde iş randevum olduğu için bu yürüyüşten mahrum kaldım, bu kez Selamsız yokuşundan doğrudan aşağı yuvarlanırken, karşı yokuşum “Atik Valde” aklımdaydı.Ama, kaldırımlara, sahildki banklara, çiçeklere, her yere çiğ yağmıştı.Ve çiğli sabahın yeni nefeslenmeye başlamış sinsi soğuğu artık yazlık ceketime-gömleğime nüfuz edip bedenime dokunabiliyordu, orada burada kuş kanadı ve kaz tüyü bulutlar...Vapurun dış mekanlarının kanapeleri de çiğliydi.Ve bir ara maalesef canım sigara yakmak istediği sırada gözüm kocaman levhaya ilişti :” 4207 sayılı tütün ve tütün mamüllerinin zararlarının önlenmesine dair kanunun  5727 sayılı kanunla değişik, 2.C maddesi uyarınca tütün ve tütün mamullerinin kullanılması yasaktır” Boğazı geçerken Boğaziçi Köpüsü’ne, Demirel’in  çelik gerdanlığına baktım, 16 yaşımda iken  İstanbul’a ilk geldiğimde, belki de mayısın müthiş doğurganlığı ve süslemesi içinde, İzmit'ten itibaren arasından / önünden  geçtiğim rengarenk çiçekli tepeleri hatırlamıştım.Şimdi o tepeler gecekondu kusuyordu. Yıldız yokuşunu minibüsle çıkarken, aklıma 23 yaşlarımda, Balmmcu’da ikamet ederken yazdığım bir şiirin  ilk mısraı geldi: “Yıldız yokuşunu kilitlemiş içimdeki keder” Özellikle yokuşu çıkıp, Balmumcu’dan ilerlerken, sağ tarafımızdaki yamaçta bulunan, Nihat’ın bir kova kadar boğaz manzaralı evi ve oradaki paylaşımlarımız geldi aklıma, acı acı ve gizlice gülümsedim, neğer ne kadar abartmışım o şiirdeki kederi, hepsi hepsi Şükran ile biraz kırgınlığımız olmuştu, sonradan yaşadığımız büyük fırtınalar ve kayıplar yanında, hele hele şimdi Nihat’ın doldurulamayan yokluğu yanında, Şükran’ın kararmış yeşil-kuru yaprak gülüşlü kırgınlığı neydi ki...Levent’ de İşkulelerine yakın “La Via-The New Way of Eating” levhasıyla beni karşılayan cafe..Gökdelenlerin arasında bir göz ve gök bahçesi.Sonradan olma, bir şehir (Manhattan) ardıcı olsa da,  o ağacın altında oturdum, biraz sonra ağacın gövdesinde bir kedi tırnaklarının tutkulu çıtırdısı, uzak bir kuş yanlışlıkla ağaca savrulmuş, kedi yakalayamadı kuşu,  açlık içgüdüsü tatminsiz, saf tarafımda gözleri tedbir dolu yalanıyor, ben bir şey yemiyorum ki, sadece çay içiyorum, şekersiz çay, şekerlerden birini kabından çıkardım, gösterdim, bunu yermisin diye sordum, kuşkulu ve umutsuz yüzüme baktı, yalanışı hazin, anladı galiba benden ekmek çıkmayacağını, biraz sonra başka masalara doğru kaydı.

 Yıldız’ın Kedileri Dahil Kedi Milleti Hakkında 

Yıldızın beyaz bir kedisi vardı, biraz muhabbetimiz olmuştu vaktiyle.Şimdi dört yavrulu bir aile.Fransız sokağında kurucusu olduğum Cafe A Mille’de yaşıyor.(Esas adı Cezayir, artistik adı Fransız olan sokak, yarattığı güzelliklere paralel çok canlar da yaktı ama, şimdi eskisine göre daha renkli ve güzel geldi bana ) Kedi yavrularının, rengarenk olanları da var, ama anası gibi pür beyaz olan birisi gelmiş, ayakkabılarımı yalıyor, ısırıyor, sonra üstüne çıkıyor, sevgiyle ya da yardım amacıyla eğilince, beyaz yavru, beyaz bir çıngı gibi sıçrıyor.(Bu cümlede şerare kelimesini kullanmak istemedim) Dün gece Mukaddes ile kediler hakkında hasbıhal etmiştik (söyleşmiştik), O' da kedileri çok seviyor, annesi’nin beyaz Aslı’sını da bilirim, Mukaddes, kedilere “nankör” sıfatının yakıştırlmasını benimsemiyor, hoşlanmıyor, ona kendime göre bir açıklama yapıyorum: Demiştim ki “ kediler köpekler gibi koşulsuz sadakat göstermezler, insanlara benzerler, aldıkları karşlığında verirler” Hoşuna gitti mi bilmem.Bir ilave yapayım.Ben, "İblis’in İyi Aklı" isimli kitabımda “Turist Kedi 1,2,3,4 “ ve “Kedi ile Köpek” adında bazı şiirsel anlatımlara yer verdim.Kedi ile Köpek’ten kısa bir alıntı sunuyorum :

“korsan da olsalar köpekler / biliyorlar duygu iletmeyi / biliyorlar sivil siyaseti/ anlaşmak için yaratılmışlar diplomat kuyrukları, dilleri, gözleri “

 

“kedi milleti sevgilerinde tedbirli / daima kuşku kokusu yaratır burun delikleri /insanlara benzerler-bilhassa kadınlara / sokuluşları korkuları kavgaları sevgileri/

 

sık başkaldırır gururları /küser giderler bazen sudan / emin olmaları çok zor / bir de oldular mı / aşık kadınlar gibidir kediler / yüreklerine saklanır tırnakları

 

tehlike ve kuşku anları / bundan müstesna / benden söylemesi...

 

Başka bir şiirimde de, galiba "İşaretler Sineması" isimli kitabımda “ kedilerle aramızda ortak genler varmış/ pisliğimizi gizlemek gibi bazı / ama kediler bu konuda bizden ileri” demişim.

 

Yıldız’ ın yüreğine de yıldızlı teşekkürler serpiyorum içimden.

 

Ve dil hakkında 

Kedi dili dahil, dil’e gelince, hayat dildir, yalananı, yalan söyleyeni, susanı, konuşanı, tad alanı, tatlara kör olanları, hepsi dahil, hayat dildir.Ve hayatın, hak ve özgürlüklerin, gerçek demokrasinin olmadığı yerlerde gönüller dil mezarlığıdır, hayat sanılan ise  mezarların karanlık soluğu..Kendimizle, varlarımızla, yoklarımızla, gelenlerimiz, gidenlerimizle, korku belasını toz gibi toprağımızda yok etmemizle, sevgiyi çiçekler gibi büyütüp, çiçek tozlarıyla döllememizle, Nihat gibi renkli - dilli bir hayat hepimizin olsun...

 

Ve Nihat Nikerel’den “ Nostalji" şiiri

İstanbula’ dair olanlardan değil, çocukluğuna, çocukluğunun şehri ve semtine dair: 

" Aralıktı” kitabından.. Bana şu ibareyle imzalamış:”Sevgili Dostum Musatafa Çimen’e eksilmez sevgi ve saygıyla, savaşsız sabahlarda sevgiye uyanmak dileği ile ve barışa ..“

 

Benim için dün gibiydi

Hayrır hayır -önceki

Belki -bir önceki gün olabilir

Değişmiş çok şey vardı zira

Çocuklar büyümüştü mesela

Ben de artık çocuk olmadığımı düşündüğüme göre 

Gençler yaşlanmış

Yaşlılar daha çok yaşlanmışlardı

Su akmıyordu çocukluğumun çeşmesinden

Köşe başlarında saklambaç oynayanları göremedim

Ne görkemli konakları vardı ilk gençliğimin

Ne perdeler ardında görmek istediklerim 

Kar çiseliyor yağmur üstüne

İnce uzun bir beyazlıkta

Kalın kara ıslak ayak izlerim

Geçmişin üstünde geleceğe yürüyorum 

Arkasından kalın zinciriyle kanatlı kapı

Atladığımda geçtiğim kerpiç duvar

Gelişimi bakışımı kontrol eden komşular

Kime niye olduğu bilinmeyen çocuk naralarım

Parlak ışıklı sokak lambamız

Görkemli büyük cami

Küçük ana cadddemiz

Duygulu sesiyle sabah ezanlarında kör hafız

Susamlı simit fırını

Ne bez parçalarından yaptığımız topla

Oynadığımz komşu arsa

Ne de uzaktan gördüğümüzde ürktüğümüz bekçi amca

Yoklar! 

Ya bağ bozumundalar bağa gittiler

Ya da küstüler

Artık oynamıyorlar

Gidersem diyordum

Bir gün eğer gidersem

Hangi zamanı nasıl yaşarım?  


Nihat Nikerel

Not: 3 günlük İstanbul gezimde ilgi ve paylaşımlarını esirgemeyen değerli dostlara, Nihat Ertürk’e, fikret Yakar’a, Ergin Akay’a, Hüseyin Alpay’a, Murat Coşkuna teşekkür ve sevgilerimi sunarım.

Son Güncelleme: Pazar, 24 Ocak 2010 23:46