Genco Erkal’ın canlandırdığı “Kerem Gibi- Nazım Hikmet’le 35 Yıl” oyununu izledim Pazar günü Caddebostan Kültür Merkezinde (CKM’de)
“Oynadığı” yerine “canlandırdığı” ifadesini özellikle kullanıyorum, “yaşattığı” demek istercesine. Nazım’ın yaşam öyküsünün fonda belgesel olarak ve Genco Erkal’ın yorumladığı şiirleri ile dramatik bir örgü-örtüşme içinde canladırıldığı bir oyun, bir yaşam sahnesi. Değerli tiyatro sanatçısının, vücut dilini, mimiklerini, sesinin renklerini şiir gibi Nazım şiirlerine taşıdığı oyununu soluksuz ve kıpırtsısız izledim; içimdeki dalaglanmalara ve zaman zaman gözlerimin ıslanmasına rağmen. Çoğunu okuduğum, bazı mısralarını aklımda tuttuğum şiirler, Genco Erkal yorumuyla bir başka sardı içimi, kanatlandırdı duygularımı. Türkiye’ de tek kişilik tiyatronun öncüsü çok yönlü sanatçı, ilk şiir-tiyatro oyununu Nazım Hikmet ile ilgili 1975 yılında sahnelediği için; Kerem Gibi, sanatçının Nazım Hikmet’le olan bu dost ve yaratıcı yolculuğunun 35.yılını da ifade ediyor.Uyarlayan-yazan,sahneleyen, yöneten sıfatıyla, tek kişilik oyununda, gerek şiir yorumundaki usta ayrıcalığı, gerekse oyun başarısı ile seyirci ile büyüleyici bir bağ kuruyor.Oyunun müziği Fazıl Say imzasını taşıyor, yani üç değerin buluşması sahnede.
NAZIM HİKMET ŞİİRLERİ VE ÇEVRECİ DURUŞUNA, DAVASINA DAİR
En katı, saldıran ideolojik şiirlerini bile ideoloji üstü bir insancıllık taşıdığı, haykırdığı için, ilk gençlik yıllarımdan beri, her dönemimde, her durumumda zevkle, aşkla, coşkuyla okudum, sevdim, yaşamımın içinde duyurucu ve doyurucu bir yaşam olarak algıladım, ayrılamadım, sevmeye devam ediyorum hala, dünyaya dağılmış milyonlar gibi.
Dünya (yeryüzü) üstüne, toprak, evler, bahçeler, sokaklar üstüne, denizler, okyanuslar üstüne, ırmaklar, ovalar, çiçekler, ağaçlar, dağlar üstüne, kosmos üstüne, kozmik kardeşlik üstüne, barış üstüne, yaşamak ve ölüm üstüne, çocuklar, kadınlar, işçiler üstüne, insanlar üstüne, içinden insan geçen renkler üstüne, memleket ve şehirler üstüne, doğa üstüne, doğanın yağmalanması, soyulması üstüne, insanın ve emeğin sönürülmesi üstüne, soyguna ve sömürüye isyan üstüne, hasret, ayrılık, aşk üstüne, daha bir çok; yürekten evrene, evrenden yüreğe koşan, hapisten hürriyete, hür yaşama coşkuyla akan, kaynaşan, sarılan, ayrı ve aykırı düşüp bozulan, kırılan, dağılan şeyler üstüne yazılmış, yazmak ötesi yaşar gibi haykırılmış şiirler...
Altın Portakal’dan ödüller almış başarılı bir film “Zenne”
Zenne, Türk geleneksel yaşamında ihtiyaçtan doğmuş bir olgudur.Eğlencelerde, düğünlerde, kadınların erkekler önünde dansetmesi-oynaması- kabul görmediğinden, bu iş rol değiştirebilen erkeklere düşmüş..Zenne, kadın kılığında danseden erkek tipi olarak tarihimizde yer almış..Sanatsal olarak altında eşcinsellik yok.Eşcinselliğin ise insanlık tarihi ile birlikte var olduğunu, gizli hayatlar olarak yaşandığını, ancak günümüzde bilişim, iletişim ve etkileşimin, insan haklarının, vicdanın, merhametin, hoşgörünün, demokrasinin kaçınılmaz sonucu olarak popüler bir alan halinde ortaya çıktığını ve tartışılmakta olduğunu biliyoruz.
Twitter, sosyal medyanın bana göre son aşaması, bundan sonraki aşamaları ne olur bilinmez ama biz bugün, ondan en yüksek oranda yararlanmanın keyfini çıkarmalıyız. Twitter’ı ben “ortak akıl yaratma eşiği” olarak kabul ediyorum. İşte güzel bir örnek;
Twitter’ın bir uzantısı olan twitpick resimli mesajları yayınlamaya yarıyor, bunun gibi birkaç kanal daha var. Fotoğrafladığınız ve yaymak istediğiniz her türlü görüntü ve mesajı bu kanaldan grubunuza ulaştırabilirsiniz. Grubunuza demem yanlış olur çünkü sizi takip eden takipçilerden biri bile eğer bu twiti, kendi üzerinden gönderirse ve bu sayı ne kadar fazla olursa, yayılım katlanarak büyür. Bunun yayılma gücünü ve olasılığını hesaplamak güç. Yani twitter kullanılıcıların tümüne ulaşmasanız bile hedeflediğiniz kitlelerin çok üzerinde rakamlara ulaşacağınız hayal değildir. Böyle geniş bir sanal alemde karşılaşılan öyle hoş fikirler var ki, insanın bu alem içinde ortak akıla katılım hissi ve tutkusu oluşuyor. Okunan twitler ve yazılan twitler ardı arkası kesilmiyor. Sabah kalk günaydın, akşam yat iyi geceler twitlerinden bahsetmiyorum.
Anormaller normallere karşı Aramızda ABD'de herkesin çok ilginç hayatlar sürdüğüne inananlar var. Oysa yanılıyorlar, taşra her yerde aynı sıkıcılıkta. Ama insan kaderini değiştirme gücüne sahip. Sıradan bir kasabada bile farklı bir hayatı seçmek mümkün...
NAHİT ATEŞ - Star
Hikâye gayet basittir: Sıradan bir Ortabatı kasabası. Buraya yakışan sıradan bir hayat süren beş arkadaş... Tek ilginç yanları bir rock'n roll grubu kurmaya çalışmaları. Bundan olağan ne var demeyin. Beş ayda sadece beş kez prova yapmışlar. Basçıları Ember'in bas gitarı doğru düzgün tutamaması da işin cabası. (Ember sadece 9 yaşındadır). Gitaristleri Opal'in 80 yaşında olması, orta yaşlı klavyecileri Ray'in çat pat İngilizce konuşması, bateristleri Aurora'nın istese bir model olabilecek kadar çekici olmasına rağmen Satanist olmayı tercih etmesi, vokalist Luster'ın aklının binbir acayip düşünceyle dolu olması da bir engel teşkil etmez.
Büyük bir aileden gelen Luster'ın 16 kardeşi vardır. Abileri yalnızca kendi gettolarında değil, kasabanın üst kesim mahallerinde de piyasayı ele geçirmiş olan uyuşturucu satıcılarıdır. Luster'ın en büyük arzusu bu sefil hayattan kurtulup gelmiş geçmiş en büyük rock grubunu kurmaktır.
Grubun 9 yaşındaki üyesi Ember derin bir öfkeyle doludur; çevresindeki her şeyden nefret eder. O kadar ki insan zaman zaman onun huysuz bir ihtiyar olduğunu düşünebilir
Klavyeci Ray tüm ailesini Irak'tan uzaklaştırmıştır. Kendisi tam bir Amerikalı gibi giyindiğini iddia etse de tarzı çeşitli spekülasyonlara yol açan Ray Körfez Savaşı'nda yaraladığı bir adamın peşindedir. Başladığı işi bitirmek için değil; özür dilemek için.
“Kuruluş Son Durak”, aynı zamanda vizyona giren gerçekten iyi olduklarını tahmin ettiğim Türk Filmleri içinde neden bir adım öne çıktı diye düşünmeden edemedim, filmi izlemeden önce. Konusunun popülerliğinden mi, sağladığı etkin desteklerle mi böyle olmuştu? Ön yargılarımı kırmak için, çoktandır sinemaya gidemediğim halde peşpeşe 3 filme gittim.
David Brooks'a göre, bizler düşünen ya da çalışan hayvanlar değiliz, sosyal hayvanlarız. Birbirimize ve daha geniş ufuklu düşüncelere bağlanmak için yaşıyoruz.
Modern insanın en büyük krizlerinden biri yaşadığı toplumda kendini 'anlamlı bir varlık' olarak görememesidir. Bu varoluşsal krizin özellikleri elbette coğrafyadan coğrafyaya hatta aynı coğrafyadaki ülkelerin insanlarına, kültürlerine göre farklılık gösteriyor. Kapitalist kültürün geliştiği ülkelerde özellikle metropollerde yaşamın aynılaşması, tüketimin tekdüzeliği, üretimin ve üretim araçlarının az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere kaydırılması, metropollerde finans kapital ve hizmet sektörüyle baskın bir ekonomi kurması, kişileri bireyleştirirken, bireyin 'sosyal hayvan' olma özelliğini elinden alıyor. Metropollerde varoluş krizinin rekabetçi karakter, başarılı bir iş hayatı ve muteber bir sosyal çevre edinilerek aşılacağı öğütleniyor. Başka bir deyişle 'insan düşünen bir hayvan' tanımı nakaratı yerini başka bir şeye bıraktı. İnsan yaşadığı toplumda tüketici aynı zamanda dünyayı düşünmeden yok eden hayvan oldu. Düşünme ihtiyacı kendini hırsa, ne olursa olsun yaşadığı toplumda belli bir statü edinme ve olabildiğince her şeye sahip olma içgüdüsüne terk etti. David Brooks, "Bizler düşünen ya da çalışan hayvanlar değiliz; bizler sosyal hayvanlarız" diyor. Kitabının adını da bu mantıktan yola çıkarak koymuş. 'Sosyal Hayvan' ana başlığı altında, 'Bir Başarı, Sevgi ve Mutluluk Öyküsü...' altbaşlığını kullanmış. Sosyal hayvan... Niçin, insan sosyal bir hayvan oluyor? Brooks, "İlişkilerimiz sayesinde var oluruz; birbirimize ve daha geniş ufuklu düşüncelere bağlanmak için yaşarız" diyor. Lawrence Durrell, 'İskenderiye Dörtlüsü'nün ilk kitabı 'Justine'de, "Yaşadığınız şehirde sevdikleriniz varsa orası dünyanız olur" diyor. Bu öngörü ya da tanımlama diyelim çok uzun bir süredir metropollerde geçerliliğini yitirmiş gibi. Bir şehirde sevdikleriniz varsa orada rekabet başlıyor artık, insan ilişkileri yük oluyor, yalnızlık kutsanmış bir yaşam biçimi, hırs, ihtiras ve başarılı olma arzusu ise o yalnızlığı besleyen temel olgulara dönüşüyor. Oysa bütün bunlar yaşadığımız hayatı anlamlı kılmaya yetmiyor. Yalnızlık bile tadında güzel! Boşluğa düşen birey kendini toparlamak için sonrasında yeniden toplumsallaşmaya çalışıyor. Tıpkı 'Dövüş Kulübü' romanında anlatıldığı gibi, toplumsallaşmak için abuk subuk toplantılara katılıp sarılacak insan arıyor metropol sakinleri ama çoğu kez şiddet ve bazen kendi bedenini ortadan kaldırma isteğine kadar giden bir çaresizlik yaşanıyor.
Filozof için alçakgönüllülük, yoksulluk, iffet ve kanaatkârlık erdemleri gereklidir, ama hayata katılan ve hayatın içine işleyen güçler olararak..
Deleuze felsefe tarihini 'işine geldiği gibi' okuyan bir filozof. Kendi felsefesini oluştururken hiç hazzetmediği filozofları da (Leibniz ya da Kant gibi) derinlemesine inceleyip, gerektiğinde fikirlerinden ödünç alma konusunda da önyargılı olmayan bir okuma Deleuze'ün yaptığı. Baruch Spinoza ise Deleuze'ün sevdiği ve kendi felsefesinin temel unsurlarından biri yaptığı filozoflardan. Deleuze'ü anlamak için Spinoza'yı bilmek gerekiyor. Spinoza'nın felsefe hayatına bir ihraç (İspanyol engizisyonundan kaçıp Hollanda'ya yerleşmiş Yahudi bir aileden gelen Spinoza 'dinsizlik'le suçlanarak cemaatinden kovulur) ve bir suikast girişimiyle (fanatik bir Yahudi bıçakla öldürme girişiminde bulunur ve rivayet odur ki kanlı paltosunu hep yanında taşır 'hoşgörüsüzlüğün' simgesi olarak) başlayan ender filozoflardan olduğunu söylüyor Deleuze. Prusya elektörünün, üniversitesinde ders vermesi önerisini geri çevirirken, fikirlerinden ödün vermesini gerektirecek uygulamalara sıcak bakmaması bir yana, "görüşlerini ve öğretilerini yayma şansı"na sahip olacağı için öğrencilerden değil para almak onlara para vermesi gerektiğini de belirtmesi ise (ömrü boyunca 'yoksul' bir filozof olmuştur Spinoza) herhalde felsefe tarihinde ender görülen bir durum değil, biriciktir.